SAFRANŞEHRİ'NDEN YAZIYORUM

SAFRANBOLU’NUN HÜZÜN VADİSİ: MİSKİNLER TEKKESİ

Safranbolu’da kaderine terk edilmiş, unutulmuş ölüm ile yan yana bir kanyon vardır bilir misiniz? “Dedeler Deresi”, “Dedeler Oturağı”, “Miskinler yanı veya tekkesi” ismiyle bilinen bu kanyon, Yazıköy’den Bostanbükü’ne uzanan derenin ta kendisidir. Burası aslında 19. asırdan 1930’lara kadar ölümün kol gezdiği hüzün vadisidir. Safranbolulular her ne kadar burayı “Dedeler Oturağı” diye bilse de bu yazımda ben bu vadiyi, İstanbul Üsküdar’da Karacaahmet mezarlığı yanındaki aynı kaderi yaşayan dertlilerin barınaklarının ismiyle anacağım: Miskinler Tekkesi!

Tabi miskin kelimesi karantinaya alınmış cüzzam hastalarının uyuşukluğunu tarif eden tembellik bağlamında yakıştırılmıştır. Bu insanların geçinmeleri için vakıf gelirlerine şiddetle muhtaç olmaları ve bazılarının dilencilik de yapmaları bu ismi almalarına neden olmuştur. Tekke ve Dede kavramını ise görünümleri veya Üsküdar’daki bir tekkeye komşu olmalarından ötürü almışlardır. Öyle ya Üsküdar’daki sadaka taşına bırakılan bağışları gözleyen kişiye dahi “gözcü dede” denirdi. Şeyh, dede, zaviye, tekke kavramları durumu açıklamaya yetmektedir.

Cüzzam hastalarının burunları ve ellerinde düşmeler kopmalar meydana gelirdi, böylece Arapça’da “elin kesilmesi, parmakların düşmesi” anlamına gelen cezem kökünden cüzam kelimesi türetilmiştir. Yüzde kalın kabuklu yara görüntüsü nedeniyle de aslan veya fil hastalığı olarak da bilinmektedir. Zaten Latince ismi lepra da kabuksu görünümü nedeniyle verilmiştir.

İnsanoğlu, yüzlerce yıldır birçok kutsal kitapta ve İslami kaynaklarda da ismini gördüğümüz bu hastalıktan tecrit usulüyle korunmaya çalışmışlardır. 4000 yıldır insanlığın başına bela olan hastalığa ilk Büyük İskender’in doktorları teşhis koymaya başlamışlar, Haçlı seferlerindeyse yayılması süratlenmiştir.

Tarih boyunca tırnakların, parmakların ve burnun düşmesi, saçların kaşların dökülüp derinin kabuk bağlaması, deride hissizleşme ve nihayetinde ölümü bekleme, hastalığı oldukça korkutucu kılmıştır. Cüzzam hastaları Avrupa’da sadece ölümü beklerken, daha 707 yılında Şam şehrinde, Halife I. Velîd zamanında dinlenmeleri, barınmaları için yer tahsis edilerek geçimleri için gelir sağlanmıştır. Bu da tarihteki ilk cüzzam hastanesi uygulaması olarak kabul edilmektedir. Türklerde ise daha Anadolu Selçukluları döneminde Sivas, Tokat, Amasya, Kayseri, Konya, Adana ve bizi de ilgilendiren Kastamonu gibi merkezlerde, adına “meczûmîn zâviyesi” denilen cüzzamhaneler bulunmaktaydı. İdarecisine de “şeyh” denilirdi. Osmanlılar döneminde ilk cüzzamhâne II. Murad (15.yy) tarafından Edirne’de yaptırılmıştır. En önemli Osmanlı cüzzamhanesi ise 1514’te Yavuz Sultan Selim zamanında yapılan ve 1927 yılına kadar hizmet verdikten sonra 1938’de tamamen yakılan-yıkılan, Üsküdar-Kadıköy yolu üzerindeki Karacaahmet Miskinler Tekkesi’dir. Burası hasta hücreleri, mescidi, çeşmesi ve bahçesiyle tam bir sosyal kurum görüntüsü veriyordu.

Evliya Çelebi de Afrika ve Orta Doğu ziyaretlerinde bu hastalığı detaylıca tarif etmiştir. Elbette ki Miskinler Tekkesi’ni es geçmeden. Frengi hastalığı gibi cinsel yolla bulaştığını efsanevi olarak yazsa da batılıları kötülercesine frengi hakkında: “…Hikmet-i Hudâ fireng uyuzu dedikleri bu Filameng diyârına mahsûsdur. Gerçi cümle fireng uyuzdur” notunu Seyahatnamesi’ne düşmüştür.

Safranbolu’da da 19. yy sonunda açılan Frengi Hastanesi ve cüzam illetinin yan yana olması yaygınlıklarının paralel gittiğine işaret etmektedir.  “Safranbolu Kitabeleri” kitabına göre bölgeye frengiyi, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında bölgeye gelen denizcilerin taşıdığı düşünülmüştür. Bu nedenle 1885’te II. Abdülhamid emriyle bir hastane yapılmaya başlanmış ve 1890’te açılmıştır. Mustafa Acar’ın 2006 yılında yayımladığı Kastamonu Vilayet Salnameleri’nde Safranbolu Kazası kitabında 1880 tarihinde Frengi ve Gureba Hastanesi’nden bahsedilmektedir. 1903 tarihli salnamede sadece frengi hastanesi olarak geçmiş ve 3000 civarında frengili hasta kaydı yapılmış, 15 ölüm vakası not edilmiştir. 1500 civarında diğer hastalıklar olmasına rağmen yüzde yüze yakın bir tedavi oranını da bulunmaktadır.

Ticaret yolları üzerinde sık görülen bu hastalıklar aslında liman şehirlerinde daha yaygındır. Hastalığa yakalananların özel defterlere kaydedildiği ve tedavi edilmeye çalışıldığı bu hastalıkların Safranbolu’ya etkileri hakkında detaylı malumatı Safranbolu Hükümet Konağı’nın 1976’da yanması nedeniyle bulamamaktayız. Acı hatıraları içinde barındırdığı ve bulaşıcı olduğu korkusuyla zihnin çok gerisine atılmış, yeniden canlanacak diye hatıraların dahi üzerine kireç atılmıştır!

miskinler mağarası

Fotoğraf: Selim GÜLTAY

Safranbolu Aile Mezarlığı arkasındaki sonradan çöplük sahası haline getirilen yerde bulunan birkaç barınak ve mağaralarda yaşamlarını sürdüren cüzzamlılar, Yazıköy tarafından Safranboluluların kendilerine bıraktıkları yemekleri ve ihtiyaç malzemelerini alır ve kimseye görünmeden hüzün vadisine geri dönerlerdi.  Safranbolu’daki cüzamlıların yüzlerini üstlerini çuval gibi bezlerle kapatarak şehre çıktıkları da olurdu. Hatta frengi hastanesine kısa süre muayene gelirlerdi. Hastanede kontrolden geçip miskinler tekkesindeki barınaklarında yaşarlardı. Frengi hastaları ise günümüz Safranbolu Devlet Hastanesi bahçesinde bulunan tek katlı pavyonlarda kalırlardı. Araştırmacı yazar Muzaffer Demir, İzzet Mehmet Paşa Vakfiyesinde cüzamlılara ait vakıflarının olduğundan ve hastaların öldüklerinde Safranbolu Aile Mezarlığı Gasilhanesi’nin güney kısmına kireçlenerek gömüldüklerinden bahsetmiştir.

Konarı civarında da bir su kuyusunun cüzamlılara ait olduğu söylenmekte ve birbirine değdirilmeyen kaplarla onlara yemekler bırakıldığı anlatılmaktadır.

Karabük Demir-Çelik Fabrikaları kuruluş tarihini yazarken elime yüzlerce belge geçmesine rağmen cüzamlılar hakkında herhangi bir ibareye ise rastlamadığımı söylemem yanlış olmasa gerekir. Başbakanlık Arşivi taramalarında ise Kastamonu, Elazığ, Sivas, Çankırı vb yerlerde hastalık ile ilgili yazışmalar bulabilsek de, Safranbolu’ya ait bir cüzzam belgesine şuan rast gelemedim. Özellikle yakın olduğu için Kastamonu’da hastalığa yakalananlardan şikayetçi olan köylülerin arzuhallerini veya evinden, köyünden kovulan cüzamlıların belgelerini okuyup empati kurduğunuz vakit ise kanınızın çekildiğini hissediyorsunuz.

Safranbolu-Karabük için 1930’lardan resmi belge veya gazete haberi bulamadığımız hastalığın telaffuzu dahi belli ki tabu haline gelmişti. Ancak Uğurol Barlas’ın Safranbolu Tıp Tarihi kitabında 1935’te İngilizlerin bölgeye gelişiyle cüzamlıların da Safranbolu’dan uzaklaştırıldığı yazmaktadır. Hatta hastaların buradan çıkarılmasını şart koştuklarından bahsetmektedir. Ancak resmi olarak sadece fabrikalar esas anlaşmasında Karabük’e sıhhi tesisatın iki buçuk sene içinde kurulması yazmaktadır.

Peki Safranbolu’daki cüzam hastaları nereye gitti? Hastaların Safranbolulu birkaç kişiden Elazığ’daki cüzam hastanesine nakledildiğini duysam da; Elazığ cüzam pavyonunun 1938 yılında inşaatının dahi bitmediğini arşiv belgelerinden takip edebiliyoruz. 1936’da Safranbolu’ya gelmeye başlayan İngilizler gelmeden gönderildiler ise o halde İstanbul’a yollandıkları bilgisini kabul etmemiz gerekecektir. Mazhar Osman’ın öncülüğünde korumaya alınan Üsküdar Miskinler Tekkesi sakinlerinin yanına gitmiş olmaları ise yüksek bir ihtimaldir. Tabi o da en fazla 1938 yılına kadar.

Tüm Türkiye’de 1925-50 yılları arasında frengi, sıtma, tüberküloz gibi hastalıklara karşı kampanyalar düzenlenmiş, Karabük ile ilgili gazete taramalarımda ise Araç Çayı boyunca pirinç tarımının sivri sineklere dolayısıyla sıtmaya neden olduğu gerekçesiyle yasaklandığına dair haberlere rastlamıştım. Sıtmaya karşı bile büyük bir refleks gösterilirken frengi ve cüzzam hastalıklarından bahsedilmemesi hastalığın nasıl bir toplumsal tramvaya neden olduğunu açıklamaya yetmektedir.

Hüzün vadisini dolaştığınızda su oluklarından akıp giden hatıralara,  defineci tahribatlarının eklendiğini göreceksiniz. Safranbolu’nun Central Park’ı olabilecek doğal güzelliğin ve kanyonun çöplük olarak kullanılmasına mı yanmalıyız, defineci dinamitlerine mi, yakın tarihe ait basit gerçekleri dahi bilmediğimize mi yanmalıyız? Bilemedim. Hüzün vadisinde 20’şerli gruplar halinde dolaşan çöplük köpeklerini ise acı hatıraların bekçisi olarak gördük. Havlamaları karşısında biraz korksak da aslında onların bizlerden daha fazla korktuğuna şahit olduk. Belki de hüzün vadisinin kanunu buydu, korkarak ama inatla yaşamaya çalıştığınız bir kanyon. Cehennemi bu dünyada yaşayan cüzam hastalarının aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

Yazı: Mehmet Kütükçüoğlu

13 Mayıs 2016 Safranbolu Kültür ve Turizm Vakfı 3. Kültür Buluşmaları programında sunulmuştur.

Yararlanılan Kaynaklar

TDV İslam Ansiklopedisi

Mustafa Acar, Kastamonu Vilayet Salnamelerinde Safranbolu Kazası, 2006

Uğurol Barlas, Geleneksel Açıdan Safranbolu Tıp Tarihine Bir Bakış, 2015

Mehmet Kütükçüoğlu, Türkiye’nin İlk Ağır Sanayi Kenti Karabük, 2012

Müzekent Safranbolu Gazetesi

http://www.journalagent.com/pausbed/pdfs/PAUSBED_10_83_108.pdf

Yorum yapmak ister misiniz ?

6.663 defa okundu